Cinemu - Islamic Movie Guide
Ana Sayfa | Kayıt Ol | Giriş | İletişim

The Siege (Kuşatma) filmi hakkında Yardımcı Doç. Dr. Bilal Yorulmazın yorumu

7c61bef3-9bb8-4926-84df-4a93e974d550jpg



The Siege (Kuşatma)
Filmin Konusu:
Amerikan Ordusu’nun Ortadoğu’da bir Müslüman cemaat lideri olan Şeyh Ahmet bin Talal’i kaçırmasından sonra New York şehri terörist saldırıların hedefi olur. İlk önce uyarı niteliğinde boya bombasıyla bir otobüse eylem düzenlenir. Yaralanan veya ölen kimse olmaz. Şeyh Ahmet bin Talal’e bağlı olan terörist hücreler birer birer eylemlerini gerçekleştirmekte ve şeyhin serbest bırakılmasını istemektedirler. Fakat şeyhin Amerikan Ordusu tarafından kaçırıldığını FBI da CIA de bilmemektedir. Serbest bırakma çağrısına anlam veremeyen FBI New York Terörle Mücadele Bölümü şefi  Antonhy Hubbard ve CIA ajanı Sharon Bridger (Kod adı: Elise Kraft) ülkeye sızan terör hücrelerini çökertmek için mücadeleye başlarlar. İkinci saldırı bir otobüse, üçüncü saldırı ise FBI binasına yapılır. Yüzlerce kişinin ölümüyle sonuçlanan bu intihar saldırılarından sonra sıkıyönetim ilan edilir. Amerikan Ordusu ağır silahlarla New York’a girer. General William Devereaux ayrım yapmaksızın bütün Arapları tutuklayıp bir stadyumda toplar. Bir şüpheliyi ise işkence ederek öldürür. Son bombacı olan Samir Nazhde, Anthony Hubbard tarafından ölü ele geçirilir.  Bu operasyonda Sharon Bridger da hayatını kaybeder. Antonhy Hubard sıkıyönetim sırasında işlediği suçlardan ötürü General Devereaux’u tutuklar.


Filmin Çözümlenmesi:
Filmin açılış sekansı dünyanın çeşitli yerlerindeki Amerikan hedeflerine yapılan saldırı haberleriyle başlamaktadır. Spikerler yurtdışında bulunan Amerikan askerlerinin korunmasız olmasından ve gerçekleştirilen terörist eylemlerin sorumlusunun Şeyh Ahmet bin Talal olduğundan bahsetmektedirler. Bundan sonra paralel kurgu ile ABD Başkanı Bill Clinton’ın basın açıklaması ve Şeyh Ahmet bin Talal’in çölde ilerleyen lüks otomobili görülmektedir. Clinton şöyle demektedir: “Patlama bir terörist saldırı gibi görünüyor. Ve eğer durum buysa bütün Amerikalılar gibi ben de öfke duyuyorum. Bu kanlı eylemi gerçekleştiren korkaklar asla cezasız kalmamalı.” Bu sözlerden sonra Şeyh Ahmet bin Talal’in otomobilini görürüz.

Böylece “korkak terörist”in kim olduğu görsel olarak ifade edilmektedir. Otomobilin lüks olmasıyla da az sonra yapılacak olan illegal operasyonun mazlumlara karşı yapılmadığı görsel olarak ifade edilmektedir. ABD ordusu şeyhin otomobiline illegal bir operasyon düzenler. Şeyhin arabasının önü koyunlarla kesilir. Koyunlar kenara çekilirken şeyhin arabası taranır ve ön koltukta oturan iki sivil öldürülür. Şeyh ABD’ye kaçırılır. Bu sahnede otomatik silahların sesinin koyunların yürürken çıkardıkları çan sesinden daha az çıktığı görülmektedir. Böylece işlenen cinâyetlerin oluşturacağı kötü izlenimin önüne geçilmek istenmiştir. Bundan sonra Clinton: “Amerika ülkesini korumaktadır. Bunu yapanlar asla cezasız kalmayacaktır.” diyerek yapılan eylemin nefsi müdafaa olduğunu ilan eder ve işlenen cinâyetleri meşrulaştırır.   Şeyh Ahmet’in hapisteki görüntüsünden sonra gelen sahnede namaz kılan Müslümanlar ve New York şehrinde bir binanın üst katında bulunan kubbeli, minareli bir cami görülür. Kamera minareden açılmaya başlayarak New York şehrini gösterir. Böylece teröristlerin Müslümanlar olduğu ve şehrin içinde bir yerlerde tehlike oluşturdukları (tehlikenin içeride olduğu) görsel olarak ifade edilmektedir. Bundan sonra ilk eylem gerçekleşir.

Bir otobüse mavi boya bombası konulmuştur.  Bu eylemden kimse yara almadan kurtulur. Meçhul failler FBI’a “O’nu bırakın” diye bir mesaj gönderirler. FBI dedektifleri Şeyhin kaçırıldığını bilmedikleri için mesajı anlamaya çalışırlar. İlk akla gelen Müslümanlardır. Memurlardan birinin “Bu arada İslâm’ın rengi yeşil değil mi? İslâm’ın bilinen geleneksel rengi yeşilken neden mavi boya kullandılar?” şeklindeki sorusu İslâm dini ile terörist eylem arasında doğrudan bir bağlantı kurmaktadır.[1] 

Filmin başından beri terörist eylemleri Müslümanların yaptığına dair bir delil bulunmamasına rağmen Müslümanlar suçlanmakta, böylece İslâm ile terör özdeşleştirilmektedir.
Lübnan asıllı FBI ajanı Frank Haddad bile olumsuz özelliklerle sunulmaktadır. Öncelikle hile ile Arap asıllı bir kişinin tutuklanıp sorgulanmasını sağlar. ABD’ye girişte üzerinde bulundurulabilecek yasal sınır olan 10 bin doların 20 dolar altında para taşıyan Arap yolcunun çantasına 20 dolar koyarak onu suçlu duruma düşürür. Şüphelinin Ajan Hubbard tarafından serbest bırakılması üzerine de “Ülkemde güvenlik servisleri bu adamın konuşturulması için her şeyi yapardı. Biz ne yapıyoruz? Onu serbest bırakıyoruz.”der. Bu sözlerle hem Haddad ve Müslüman toplumu kötülenmekte hem de ajan Hubbard’ın şahsında Amerikan toplumu olumlanmaktadır. İkinci eylem yine bir otobüse düzenlenir. Ama bu kez intihar bombacıları bombaları patlatır ve otobüsteki insanlar ölür. Filmde teröristler çok az gösterilmektedir. Özellikle bu sahnede hiç görülmezler. “Otobüs bombalama sahnesinde etkileri doruğa ulaşan bu anlatım tercihi teröristlerin insanlardan müteşekkil bir topluluk olmaktan ziyade “saf kötülük”ün birer temsilcisi gibi tasvir edilmelerine yol açmaktadır.”[2]

İntihar bombacılarından Ali Veziri’nin kimliğine, onun vasıtasıyla da Samir adlı bir Filistinliye ulaşırlar. Samir’i yakalamak için yapılan toplantıda onun hakkında “İntifada sırasında İsrail hapishanelerinde iki yıl kalmış… Kardeşi Ramallah’ta bir sinemayı havaya uçurmuş.” denir.  Samir yakalandığında hapiste iki yıl kaldığını hatırlatan Frank’e “senin gibi kadınlar dışında herkes hapisteydi” der. Bunun üzerine Frank tarafından darp edilir. Hubbard ise Frank’in zorbalığına karşı hümanist bir yaklaşım sergileyerek “Bir daha bir tutukluya vurursan rozetini alırım.”der. Frank’in karşılığı ise “Bir gün sana bu insanların köyüme ne yaptığını anlatırım.” şeklinde olur. Bu sahnede de Frank zorba, diğer Araplar terörist olarak nitelenirken Hubbard yüceltilmektedir.  

Samir’in kendileri (CIA) ile çalıştığını söyleyen Sharon onu hapisten çıkarırken yine Filistinlileri kötülemektedir: “Filistinli olmak bazen bir milliyetin ötesinde iyi kazandıran bir meslektir.” “Burada sorun bir anda Filistin-İsrail çatışması temeline dönmüş, İsrail ile ilgili hiçbir söylem yokken Filistinliler bombacı, saldırgan ve para ile satın alınabilecek kişiliksiz insanlar olarak sunulmuştur.” [3] Samir’le Sharon arasında bir ilişki de vardır. Samir çırılçıplak bir vaziyette sigara ve içki içerken Sharon’a kardeşini anlatmaktadır: “Biliyor musun bazı insanlar kampları bırakamıyor. Örneğin kardeşim… Sanki ölmüş gibiydi. Uğruna yaşadığı tek şey direnişti. Sonra bir şeyh geldi ve ona dedi ki: Allah için ölmek güzeldir. Ve eğer bunu yaparsa ailemize çok iyi bakılacaktı. 70 bakire ile cennette yaşayacaktı… yani neden yetmiş? Kardeşimin buna inanmaya çok ihtiyacı vardı. İşte bu yüzden dinamit lokumlarını göğsüne bağladı ve sonra o sinemaya gitti. Birden bire önemli bir insan haline geldi.” Böylece Filistinliler bombacı, katil, kadın vaadiyle kandıran ve kandırılan insanlar olarak sunulurken İsrail ile ilgili herhangi bir olumsuz göndermede bulunulmamaktadır.

FBI eyleme hazırlanan 3 bombacıyı evlerinde öldürmesine rağmen ertesi gün bir tiyatro salonunda meydana gelen patlamaya engel olamaz. Merdivenden çaresizce aşağı inen kolu kopmuş genç bir bayan ve diğer yaralıların dramatik görüntüleri şeyhe yapılan operasyonda öldürülen masum insanlardan esirgenmiştir. Onların ölümlerinde dramatik bir vurgu yapılmamış hatta bu ölümler “Amerika’nın ülkesini savunması” olarak gösterilip olumlanmıştır.   Şehirde büyük bir panik havası oluşmuştur. Kaç terörist hücrenin daha ülkede bulunduğu belli değildir. İnsanlar egzoz patlaması sesini bile bomba sanarak yerlere yatmaktadır. Arap kökenli ABD vatandaşlarına da halktan tepkiler gelmektedir. Yapılan toplantıda “Arap vatandaşlarımızı nasıl koruyacağız?” sorusuna karşılık bir Arap şöyle cevap verir: “Ben New York Arap Kültürü Koruma Birliği temsilcisiyim. İnsanlarımız bu çok zor durumda ne tür adaletsizliklerle karşı karşıya kalırlarsa kalsınlar bizler de bu ülkeye bağlılığımızı göstereceğiz.” Arap temsilcinin ifadeleriyle sözel olarak, şehirdeki panik havasıyla da görsel olarak Arap halka yapılacak zulümler makul gösterilmektedir. Halbuki gerçek hayattaki Araplar hiç de öyle düşünmemektedir. Amerikan-Arap Anti Ayrımcılık Komitesi başkanı Hala Maksud “The Siege” hakkında şunları söylemektedir: “Bu film sinsi, tehlikeli ve kışkırtıcı bir filmdir. Milyonlarca Arap-Amerikalı’nın ve Müslümanın hayatını etkileyecek, Müslümanlara karşı ayrımcılığa ve şiddete sebep olacak. Umuyoruz ki Hollywood Müslümanları şeytan gibi göstermeyi bırakır da böylece çocuklarımız bu ülkede barış içerisinde ve kültürel miraslarından gurur duyarak yaşarlar.”[4]

Bir okulu ele geçiren teröristlerin bomba patlamadan Ajan Hubbard tarafından öldürülmesinden sonra Washington’ta bir toplantı yapılır. Toplantıda perde arkasındaki muhtemel güçler Libya, Irak ve Suriye olarak tahmin edilirken “Peki düşmanı nasıl etkisiz hale getirebiliriz?” sorusuna bir senatörün cevabı “kim olduklarını bulup üstlerine bomba yağdırarak” şeklinde olur. Amerika’daki masumların ölümü acı verici bulunurken adı geçen ülkelerde çok daha fazla masum insanın ölmesine yol açabilecek bombardımanlar makul görülmektedir.[5] Ayrıca senatör “Bir sokak köpeğiyle hayvanları koruma mantığı ile savaşamazsınız. Yapmanız gereken şey daha büyük köpeği alıp onun üstüne salmaktır.”  sözleriyle de hedefe ulaşmak için her türlü hareketin kabul edilebilir olduğunu savunmaktadır. Beyaz Saray’da bu toplantı yapılırken FBI’ın New York merkez binasına minibüsle bombalı saldırı düzenlenir. Bina yerle bir olur ve 600 FBI çalışanı ölür. Bunun üzerine sıkı yönetim ilan edilir. Ordu şehre girer ve evleri dolaşıp ayrım yapmadan bütün Arapları (FBI ajanı Frank’in oğlunu bile) bir stadyuma toplayarak sorguya alırlar.  

TV programlarından birinde “İnsanlar şunu anlamalıdır. Arap kelimesi terörist kelimesiyle eş anlamlı değildir. İslâm, barış dinidir. Bu insanlar Kur’an’a karşı geliyorlar.” denilmekte ve böylece film denge kurmaya çalışmaktadır. Fakat dikkat edilmesi gereken husus burada sözlerle ifade edilen gerçeğin tam zıddının film boyunca hem sözel hem de görsel olarak vurgulandığıdır. Teröristlerle bağlantısı olduğu tespit edilen Tarık Hüseyin çırılçıplak soyulmuş halde sandalyeye oturtulur ve işkenceye maruz kalır. Konuşmayınca da “Yüzlerce hayatı kurtarmak için birinin acı çekmesinin zamanı geldi.” diyen General Devereaux tarafından öldürülür. Onun bu davranışına ajan Hubbard karşı çıkarak “Eğer ona işkence edersek uğruna çalıştığımız, savaştığımız ve öldüğümüz her şey sona erer. Ve onlar kazanır.”der. Böylece generalin davranışı kişiselleştirilmekte ve yine Amerika yüceltilmektedir. ABD’ye getirilen tek eleştiriyi Sharon yapar: “İki yıl boyunca onları ben yönettim. Samir onları şeyhin müritlerinden seçti ve ben kuzeyde onları eğittim. Şeyh Saddam’ı devirmemize yardım edecekti. Bizim müttefikimizdi. Ona destek veriyorduk. Sonra bir politika değişikliği oldu. Tam olarak onları sattığımız söylenemez. Sadece yardım etmeyi kestik. Öldürüldüler. ” Bu teröristlerin ABD’ye kaçışını da sağlayan yine CIA’dir. Bu sahnede aslında yaşananların ABD’nin Ortadoğu’da oynadığı kirli oyunların bir sonucu olduğu şeklinde bir özeleştiri bulunmaktadır.

Samir, son terör hücresi ile bağlantı kurduğunu söyleyerek Sharon’la bir hamama gider. Abdest alıp kefen giymeye başlar. Son terörist, ABD ile işbirliği içinde olduğu sanılan Samir’den başkası değildir. Sharon “Kur’an’da böyle bir şey yok” derken Samir “Bana Kur’an’ı öğretmeye kalkma. Önce beni bir pislikmişim gibi Irak’ta bıraktın. Sonra liderimizi kaçırdınız. Kutsal bir adamı tanrının sözlerini yaydığı için hapse attınız. Artık dünyaya nasıl yaşamaları gerektiğini öğretmenizin cezasını çekmeniz gerekiyor.” der. Samir üzerindeki bombalarla dışarı çıkmaya çalışırken ajan Hubbard tarafından öldürülür. Sharon da bu sırada karnından ağır yaralanır. Ölürken Hubbard’la birlikte dua okurlar: “Bizden önce gelenler gibi bizleri affet. Bizi cemaatine kabul et. Bizi kötülüklerden koru. Çünkü sen yüce tanrım bağışlayansın. Bizi krallığına kabul et.”   Son teröristin yakalanmasından sonra Ajan Hubbard mahkeme kararıyla sıkıyönetimi kaldırtır ve anti demokratik uygulamalar ve işkenceyle adam öldürmekten General Devereaux’u tutuklar. Ortaya çıkan olumsuzluklar yine Amerika tarafından ortadan kaldırılarak olumsuz tablodan olumluya geçiş sağlanır.

“The Siege” (Kuşatma) filminde İslâm’ın barış dini olduğu, Kur’an’ın terörü emretmediği sözlerle ifade edilse bile birçok sözel ve görsel mesaj Müslümanların terörist olduğu yönündedir. Filmde olumlu bir Müslüman karaktere rastlanmazken (En olumlusu FBI ajanı Frank Haddad da hilekar ve saldırgandır.) olumsuz tek Amerikan karakter general’dir. Film Filistin ve Irak’la ilgili birçok olumsuz mesaj barındırırken İsrail ve ABD ile ilgili Sharon’un itirafı dışında olumsuz hiçbir ifade içermez.  

[1] Nazım Ankaralıgil, “Van Dıjk’ın Eleştirel Söylem Analizinden Hareketle Kuşatma “The Siege” Filmi Üzerine İdeoloji Çözümlemesi”, Seyide Parsa (Ed.), Film Çözümlemeleri içinde (151-166), Multilingual Yayıncılık, İstanbul 2008, s. 159
[2] http://www.resetmagazine.net/resetsayi35/sinema/Hollywood-da-Musluman-Betimlemeleri.html; Erişim: 27.10.2009
[3] Nazım Ankaralıgil, age, s. 161.
[4] Anton Karl Kozlovic, “Religious Film Fears 3: Being Sacrilegious, Criticising or Devaluing the Faith”, Quodlibet Journal, Volume 7, Number 2, (April - June 2005), s. 5.
[5] Nazım Ankaralıgil, age, s. 162